Annlat
Volki’nin Ağgünlüğü

'Türkiye' Kısmı için belgelik

Arkamdan Yas Tutmayın

Salı, Mayıs 20th, 2008

Serdar Akinan’ın Kan Uykusu Hakkari 1993- 1995 isimli kitabında geçen bir şiir. Şiiri şehit er Zekeriya Gözyuman’ın çantasında bulmuşlar.

Şehitin annesinin anlatımıyla: … On beş gün sonra, bavulunun kör gözünü açtım. Bir şiir var. “Heralde sevdasına mehtup var” dedim. Baktım, “Eğer bir gün şehit (more…)

19 Mayıs Karşı Çıkma Etkinliği

Pazar, Mayıs 11th, 2008

19 Mayıs Karşı Çıkma Etkinliği

19 Mayıs 2008 Pazartesi gününde sakın ola gazete almayın… Hepimiz Mustafa Kemal‘iz diye haykırarak yürüyen milyonların sesini ulusa, cihana duyurmayan, çıkarcı tutum peşinde koşan ve bizden elde ettiği paralarla çıkarcı oluşumlara hizmet eden ve gücünü halktan alan basına 19 Mayıs’ımızda karşı çıkma (boykot) uyguluyoruz.

Tüm Türk halkını sağduyulu olmaya çağırıyor, sivil iradenin gücünü görmezden gelen basına da bu sivil iradenin gücünü göstermeye ve kanıtlamaya davet ediyor, simge olarak 19 Mayıs’ımızda baskı sayılarını sıfırlara indirmeyi hedefliyor ve cani gönülden arzuluyoruz.
Önderimiz Atatürk‘ün halkı; Atatürk ilkelerine bu denli ihanet içinde bulunan gizli güçlerin oyuncağı durumuna gelen basına dersini vermelidir…

Not: Bu yazı bana e-postayla geldi. Bende üstüme düşeni yapayım dedim. Bu yazıyı ister kişisel e-postalarınızla, ister belge halinde, ister anlık konuşma yazılımlarıyla(MSN, ICQ vs.) çevrenizdeki, ulaşabildiğiniz herkese ulaştırınız. 19 Mayıs’a ne kaldıki!

İlk Kurşun (Hasan Tahsin) Görseli

Pazartesi, Nisan 21st, 2008

İşte ulusunun işgalini hazmedemeyen, kalemi satılık olmayan vatansever bir aydın. Hasan Tahsin. İzmirde Yunan ordularına ilk kurşunu sıkan gazeteci.

ilk-kursun: izlemek için tıklayınız

Hazırlayan: Seval Kemertaş

Bir Nev-York Rüyası

Cumartesi, Nisan 12th, 2008

Oktay Sinanoğlunun Bye Bye Türkçe isimli kitabından alıntıdır.

BİR NEV-YORK RÜYASI

Bir yaz günü uyuya kalmışım. Kendimi, rüyamda önceleri epey vakit geçirmiş olduğum Nev-York şehrinde buldum. Aradan uzun yıllar geçmiş, 2050′li yıllara gelmişiz. Broadway ‘den aşağıya yürüyüp meşhur Times meydanına vardım. Gözlerim âşinâ olduğum koskoca Amerikan sigarası, Amerikan arabası reklâmlarını arıyordu. Evet gene o kocaman, dev bina büyüklüğünde reklamlar vardı. Fakat hayret, gözlerime inanamayıp bir daha baktım. Bir ulu binanın tüm yüzünü kaplamış dev levhada, Türkçe olarak (!) Nefis Rize Çayı. İşte Hakiki Çay yazıyor. Yazının yanında lâle biçimli, ince belli, cam bardakta tavşan kanı bir çay resmediliyordu. Sadece en dipte küçücük harflerle İngilizce olarak Drink Real Tea eklenmişti. Caddede sağıma soluma bakınarak biraz daha ilerledim. Dükkânların isimleri dikkatimi çekti. Rahat Shoes, Dilber Giyim Fashions, Sultan Ahmet Leather, World Gezim gibi yarısı Türkçe yarısı İngilizce isimler çoğunluktaydı. Bir de Türkçe Merkez lâfı, iyiden iyiye ingilizce Center sözcüğünün yerini almış görünüyordu. Büyük, görkemli bir binanın üzerinde yanıp sönen ışıklarla Türkçe olarak Alışveriş Merkezi yazılıydı. Car Merkezi, Flower Merkezi, Furniture Merkezi, Hair Merkezi,… merkezi de merkezi… Amerika’da her yanı bir merkez lafıdır kaplamış gidiyordu. Az ötede bir gazete dergi bayiine rastladım. Amerikan basın hayatında acaba nasıl değişmeler olmuş diye bir göz attım. Hatırladığım Amerikan dergileri yerine yepyenileri çıkmıştı. Kağıtları daha parlak, renkleri daha canlı idiler, ama garip, galiba hepsi Türk dergileri idiler, çünkü adları Güncel, Hareket, Vurgu, Hanım kız, Görüntü gibi Türkçe adlardı. Birkaç tanesini karıştırdım. Yoo, bunlar Amerikan, İngiliz dergileri idi. Ancak içlerinde kullanılan dil çok tuhaftı. Mesela, İngilizce güzelim Media lâfı dururken pek sık Basın-Yayın sözü geçiyordu. Bir de Türkçe Seçenek lâfına anlamlı anlamsız ne çok rastlanıyordu öyle. Pek açık seçik, keskin bir sözcük olmamakla beraber, İngilizce Alternative’t ne olmuş sanki. Anlaşılan Amerika’da Türkçe sözcükler kullanmak moda olmuş diye düşündüm. Acaba niye? Yoksa kullananlara Anglo-Sakson oldukları için bir aşağılık duygusu mu gelmişti? Nasıl olur? Daha yüzyıl önce büyük bir devlet olan Amerika’ya, onun da kökeninde olan eski İmparatorluk İngiltere’sine nasıl aşağılık duygusu gelirdi. Belli ki bu Türkçe sözcüklerle bazı yazarlar kendilerine bir üstünlük havası vermeye çalışıyor, bazıları da pek iyi kavramadıkları konularda halklarının anlamadığı yabancı Türkçe sözcüklerin arkasına saklanıyorlardı. Böyle düşüncelerle dolaşıp dururken yorulmuşum.

Üstünde Jimmy’s Kahvehanesi yazılı, şemsiyeli masaları sokağa taşınmış sakin bir yer gördüm, gidip bir masaya oturdum. Gelen görevli Türk olduğumu öğrenince arsız arsız sırıttı, bir iki kelime Türkçe bildiğini gösterme çabasına girişti. Kola yokmuş, ithal malı soğuk bir Susurluk marka ayran getirdi. Ayranımı içip dinlenirken yandaki masalar dolmağa başladı. Pek yer kalmamıştı. Tam o sırada genççe, iyi giyinmiş, efendi görünüşlü, belli ki onurunu yitirmemiş biri masama yanaştı. “Afedersiniz yer kalmamış buraya oturabilir miyim?” dedi. “Hay hay, buyurun” dedim. Oturdu. Kahvesi gelirken havadan sudan konuşmaya başladık. İrlanda asıllıymış. Anası babası kendisi okul çağındayken Amerika’ya göç etmişler, okuyup doktor olmuş. Bilimden, tıptan, sonrada edebiyattan epey sohbet ettik. En sevdiği yazar 1970′lerde güzel sahne oyunları yazmış olan İrlandalı Brian FrieVmış. Onun Tercümeler adlı bir oyunundan bahsetti. İngilizlerin İrlanda’yı işgal ettiği zaman yaptıklarını temsil ediyormuş. Özellikle İrlandalıların kendi köklü, İngilizce’den çok daha eski, zengin dilleri Gaelik’i yok edip yerine İngilizce’yi koymakla İngilizlerin nasıl İrlanda’yı sonsuza dek boyundurukları altında tutmak istediklerini anlatıyormuş. O ara lâfa karıştım. “Özür dilerim ama bir şey soracağım. Buraların yabancısıyım; gelince dikkatimi çekti. Dükkân levhaları, dergi adları falan hep Türkçe olmuş; Amerikan dilinde birçok Türkçe sözcük kullanılıyor. Kırk yıl önce gene gelmiştim. O zaman hiç böyle bir şey yoktu bu nasıl oldu? Amerika’ya ne olmuş böyle?” dedim. Biraz durdu, yüzünü hüzünlü bir ifade kapladı. “Ah sorma” dedi. “İrlanda’nın 150 yıl önce başına gelen şimdi de Amerika’nın başına gelmeye başladı. Şu farkla ki, bu sefer Türkler (Türk olduğumu fark etmemişti anlaşılan) aynı işi yaptırıyor. Biliyorsunuz 21. yüzyılın başlarında Bağımsız Türk Devletleri Topluluğu dünyada büyük bir iktisadi güç oluşturdular. Kendi zengin hammadde ve neft yağı kaynaklarına sahip çıktılar. Yetiştirdikleri çalışkan ve atılgan gençlik kendi dil, tarih ve derin Asya kültürüne sarılıp ondan aldıkları manevi güçle bilim ve teknikte de çok ileri gittiler. Çeşitli Asya, Orta-Doğu ve Güney Amerika ülkeleri ile sıkı sınaî, ticarî ilişkiler, yeni gümrük birlikleri kurdular. Onlar zenginleştikçe Avrupa ve Amerika gerilemeye devam etti. Biliyorsunuz, zaten 20′inci yüzyılın sonlarına doğru bu batı ülkeleri iyice bunalıma girmişti. Toplum hayatı, aile ve iş ahlâkları, insan ilişkileri kalmamıştı. Zaten hep başkalarının hammadde kaynaklan ve tüketim pazarlanyla ayakta duruyordu. “Evet” dedim, “eğitim düzenleri ve gençlikleri de bozulmuştu.” Devam etti: “Türk elleri zenginleştikçe, haysiyetlerine sahip çıktıkça dünyadaki itibarları arttı. Her ülkede bol bol Türk TV dizileri, Türk filimleri seyredilmeye, her yanda avaz avaz Türk müziği duyulmaya başlandı. Türkler batıdan öğrencilere burs vermeye, kendi evrenkentlerinde okutmaya başladılar. Bunu yaparken öğrencilerin Türkçe öğrenmesini şart koşuyorlardı”.. “Evet” dedim. “Daha önce Japonlar da böyle yapmıştı”. Yeni İrlandalı dostum (adı Collin’miş) önündeki Türk kahvesinden bir yudum içti. Bir süre sustuk. “Buraya kadar iyi” dedi, “bundan sonrası acıklı. İrlanda’nın başına gelen bu sefer Amerika’nın başına gelmeye başladı”… “Nasıl olur?” dedim, “Türkler Amerika’yı işgal etmedi ki”… “Aa!” dedi, “işte onun için daha da tehlikelisi oldu.”… Merakla yüzüne baktım. Görevliden bir su istedikten sonra anlatmaya devam etti:

“Türkler önce Amerika’da azınlık için bütün derslerin Türkçe olarak öğretildiği Türkçe okulları açtılar fakat az sonra Amerikalı veliler de çocuklarını bu okullara göndermeye özendiler. Bu pahalı Türk okullarına gidenler, adeta ayrı bir kültüre sahip, kendilerini imtiyazlı gören bir sınıf oluşturdular. O ara dünyada Japonca, Çince, Türkçe gibi dillerin önemi gittikçe artmaktaydı. Alışılagelmiş Amerikan okullarında (lise olsun, evrenkent olsun) eğitim dili İngilizce olmaya devam ediyordu ama, bu yeni önemli yabancı diller de ayrıca yabancı dil derslerinde, özel yaz kurslarında pek âlâ yeterince öğretilebiliyordu. O günlerde eğitim düzeni başarılı olmaya başlamıştı. Gene de yabancı Türk okullarına rağbet artıyor, özenti körükleniyordu. Derken, tam kırk yıl önce en iyi bir özel Amerikan okuluna, mâli durumu tam bozulmuşken, aniden 10-15 Türk, Kazak, Kırgız öğretmen geldi. Okulun o mâli sıkıntısı arasında nasıl döviz bulduğunu bir iki kişiden başka kimse merak etmedi. Ertesi yıl okulun eğitim dili (tüm dersler)Türkçe’ye değiştirildi. O zaman için bu çok çarpıcı bir olaydı.İlk kez bir milli Amerikan okulu bir yabancı Türk Misyoner okuluna benzetiliyordu…” Burada Collin’in sözünü kestim: “Ne olacak? Amerikan çocukları böylece Türkçe’yi daha iyi öğrenmiş olur.” Collin öfkelendi: “Öyle şey olur mu? Yabancı dil öğretmenin böyle bir yöntemi yoktur. Çocuk aynı anda zaten zor olan fiziği mi öğrensin, Türkçe’yi mi? İkisini de öğrenemez; sadece ezberci olur. Kendi dilinde düşünemeyen, her an dolaylı da olsa kendi dil ve kültürünün değersiz olduğu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik, haysiyet duyguları nasıl gelişebilir?”.. “Doğru diyorsunuz” dedim, “zaten birkaç sömürge hariç böyle bir eğitim düzeni ya da yabancı dil öğretme yöntemi hiçbir aklı başında ülkede yoktur. Ama, öyle birkaç acayip okuldan ne çıkar? Daha pek çok olağan Amerikan okulları var ya?” Collin, “ne kadar anlayışsız bu adam “, der gibi bir havaya büründü. Bir nefes alıp açıklamaya çalıştı. Anlaşılan bu konu İrlandalı geçmişiyle de bağlantılı olarak onu derinden tedirgin ediyordu: “İş o kadarla kalmadı” dedi, “Amerikan Eğitim Bakanlığı birkaç yıl içinde sessiz sedasız, eğitim dili Türkçe olan yüzlerce okul açtı, arkasından bir kaç da böyle evrenkent. Türkler bu ayrıcalıklı evrenkentlere özellikle yardımlar yaptılar. Sonunda gerçek Amerikan okulları ikinci sınıf durumuna düştüler; bu sefer onlar da, bizim eğitim dilimiz de Türkçe olsun demeğe başladılar. İşin kötüsübu haince “kültürel soykırım” oyunu Amerika’ya oynanırken kimseden ses çıkmıyor, herkes Amerika’da baş gösteren iç karışıklıklardan, kısa vadeli maddi çıkarlardan başka bir şey düşünemiyordu.” “Tabii” dedim, “bu yabancı eğitim hastalığı hızla arttıkça Amerika’daki bilim, teknik, edebiyat seviyesi çok düşmüştür. En kötüsü de, kendine ve kendi toplumuna güveni olmayan, her şeyi Türklere yalvarmaktan bekleyen, temel soruları sormasını, çözüm getirmesini bilmeyen nesillerin yetiştirilmesi olmuştur. Değil mi?” Collin, hüznü artarak (belli ki ülkesine bağlı, yanılmamışım onurlu bir insandı) “evet” dedi, “sonuç olarak Amerika’nın yaratıcılığı, üreticiliği, tabii sonra da dünyadaki itibarı kalmadı. Yabancı, Türkçe eğitim dili okullardan yetişenler genellikle ya ezimcilik rehberi, ya Türk şirketlerine acenta oldular. Ufak tefek iş yerleri açanlar da başlıca marifetleri yüzeysel bir Türkçe bilmekten ibaret olduğu için, o marifetlerini gösterme iştiyakıyla, iş yerlerine yan Türkçe levhalar astılar.” “Yazık” dedim, “Amerika bilime, tekniğe, tıbba büyük katkıları bulunmuş bir ülkeydi. Bu hallere mi düşeçekti?” Verdiği izahat için kendisine teşekkür ettim. Sonra da biraz olsun maneviyatını tazelemek için “üzülmeyin” dedim, “sizin gibi bilinçli, ülkesinin, insanlarının geleceğini, haysiyetini düşünen fertleri oldukça, bir toplum yeniden yeşerir. Yılmayın, doğru bildiğiniz yolda devam edin.” Bana insancıl gözlerle baktı.

Vakit epey gecikmişti. Kalktım, el sıkışıp ayrıldık. Dışarı çıktığımda sokaklar işlerinden çıkanlarla iyice dolmuştu. Caddeler, kavşaklar beş dakikada ancak bir iki metre ilerleyebilen arabalar, simsiyah dumanlar çıkaran kırık dökük otobüslerle tıkanmıştı. Tozdan, dumandan göz gözü görmüyordu. Boğulacak gibi oluyor, pis havadan nefes alamıyordum. Hatırladığım eski Nev-York’ta kalabalık olur, ama bu derece düzensizlik olmazdı. Aklıma yeraltı treni geldi. Bu durumda ancak onunla bir yere gidebilirdim. Yedinci cadde ile otuz dördüncü sokaktaki girişi aradım. Yoktu. Eskiden olduğu köşeye yeni bir araba parkı daha yapılmıştı. Köşede arabaların arkasında karşıya geçme fırsatı bekleyen bir genci gördüm. Bir evrenkent öğrencisine benziyordu. Kızgın bir hâli vardı. Yanaşıp yeraltı trenini sordum. “Ne treni be!” dedi, “onlar tam kırk yıl önce sökülmüş, haberiniz yok mu?” “Buralarda yoktum” diye mırıldandım “yeraltından rahatlıkla gelinir gidilirdi. Niye sökmüşler ki?” “Ne olacak” dedi, “şu Türklerin danışmanları: Trenin modası geçti. Araba demokrasidir, deyip söktürmüşler. Tabii kendi arabaları burada daha çok satılsın diye! Şimdi işte gördüğünüz gibi arabası olan da perişan, olmayan da.” Ve yanımdan bir hışımla uzaklaştı. Gördüklerim, işittiklerim beni iyiden iyiye şaşırtmış, bir hayli de üzmüştü. Kendi kendime “Allah Allah” dedim, “bizim millet böyle fena değildi. Tarihi boyunca gittiği yerlerde insanlık öğretmiş, kimsenin diline, dinine, kültürüne dokunmamış, hep birbirinin gırtlağında olan değişik kavimler arasında bile barışı sağlamıştı. Acaba ne oldu? Törelerinde hangi etkilerle böyle köklü değişiklikler meydana geldi?” diye düşünürken, çırpınarak, teriçinde uyandım:

-”Aa, iyi ki rüyaymış!”

Cahillere verilecek cevap

Perşembe, Nisan 3rd, 2008

Bazı insanlanarı yabancı kelimeler kullanmamaları konusunda bilinçlendirmeye çalışırken, bilinçlendirmeye çalıştığınız kişi içinden çıkamayacağı bir duruma girince Türkçe’nin yetersiz kaldığı bahanesine sığınıyor. İşte bu kişilere “cahil” diyorum çünkü bir kelimenin yabancı olupta, Türkçesi olamayacak kadar ufak düşünen biri cahildir. Buna verilebilecek en güzel cevap;

“Türkçeyi yetersiz bulanların, Türkçesi yetersizdir.”

Kimin söylediğini bilmiyorum ama söyleyenin ağzına sağlık.

Ayrıca eğer sizde sizin gibi Türkçesini korumaya çalışan biriyseniz, yabancı kelimelerin Türkçemize girerek dilimizi yozlaştırmasını içinize sindiremiyorsanız, sizin gibi düşünen insanları çevrenizde bulmakta zorlanabilirsiniz. Ama DİLİMİZİ KORUYALIM, ONA SAHİP ÇIKALIM özdeyişiyle etkin olan tartışma alanı sizin gibi düşünen kullanıcıları bulabileceğiniz bir yer. Sitede biraz dolaştıktan Türkçe konusunda nekadar zayıf olduğunuzu anlıyacaksınız. (bkz: ben :) )

Belki bunun gibi birçok tartışma alanı, etkin siteler vs. mevcuttur ama bu alanda meraklı olmama rağmen bu konu üzerinde googlede fazla bir arama yapmadığım için bu site bayağı hoşuma gitti.

Not:Unutmayın! Türkçemize sahip çıkmak için Edebiyatçı, Tarihçi olmak gerekmiyor. Ben Bilgisayar Mühendisliği okuyorum ama Türkçe’ye elimden geldiğince özen göstermeye çalışıyorum.

Türkçemize giren yabancı kelimelerin Türkçesi için

Pazar, Mart 23rd, 2008

Çoğu zaman kaynak bulmakta zorlanıyordum fakat bu kaynak elimin altında zaten mevcutmuş. Eminim sizinde mevcut.

MoonStar Türkçe Dil Kılavuzu  adlı programımız bu konuda çok güzel işlev görmektedir.

Eğer ingilizceniz iyiyse yabancı kelimeleri anlamanız kolay olacaktır. Ama iyi değilsede şöyle bir kelimeyi 60-70 yıl önce (en az 40 :) ) kullanan olabilirmiydi acaba diye düşünün. Yani kendiniz 60-70 yıl öncesine götürün. Ve kullanın o kelimeyi. Kelime size yabancı geldiyse bu kelime Türkçemize sonradan girmiştir ve yabancı kökenlidir. Ozaman MoonStar sözlüğümüzden eş anlamlı kelimelere kelimemizi yazıyoruz ve Türkçesi olabileceğini kestirdiğimiz ve yabancı anlamına en yakın kelimeyi kullanıyoruz.

Bukadar basit

szlk.jpg

Tabi sizin başka Türkçe eş anlamlı kelimeleri gösteren sözlüğünüz varsa onu kullanın. Veya gerçekte el sözlüğünüz varsa onu kullanın. Zamanla bu kelimeleri öğrendikten sonra sözlüğe bile ihtiyacımız olmayacak ve dilimiz yozlaşmamış olacak.

Eğer bu program sizde yoksa indirmek için TIKLAYINIZ





Tüm hakları saklıdır. İçeriğin büyük kısmı özgün içeriktir. Genelde kopyala-yapıştır içerikli siteler, sitelerinden izinsiz alıntı yapılmasından rahatsız olmaz. Alıntı yaptığım yerlerde kaynağı belirtmek sorumluluğumdur. Lütfen sizde bu sorumluluğa uyunuz. Volki'nin Köşesi 16 sorgu, 1.026 sn gibi bir kısa sürede oluşturuldu :).