Annlat
Volki’nin Ağgünlüğü

'Okuduklarımdan İnciler' Kısmı için belgelik

Arkamdan Yas Tutmayın

Salı, Mayıs 20th, 2008

Serdar Akinan’ın Kan Uykusu Hakkari 1993- 1995 isimli kitabında geçen bir şiir. Şiiri şehit er Zekeriya Gözyuman’ın çantasında bulmuşlar.

Şehitin annesinin anlatımıyla: … On beş gün sonra, bavulunun kör gözünü açtım. Bir şiir var. “Heralde sevdasına mehtup var” dedim. Baktım, “Eğer bir gün şehit (more…)

Bir Nev-York Rüyası

Cumartesi, Nisan 12th, 2008

Oktay Sinanoğlunun Bye Bye Türkçe isimli kitabından alıntıdır.

BİR NEV-YORK RÜYASI

Bir yaz günü uyuya kalmışım. Kendimi, rüyamda önceleri epey vakit geçirmiş olduğum Nev-York şehrinde buldum. Aradan uzun yıllar geçmiş, 2050′li yıllara gelmişiz. Broadway ‘den aşağıya yürüyüp meşhur Times meydanına vardım. Gözlerim âşinâ olduğum koskoca Amerikan sigarası, Amerikan arabası reklâmlarını arıyordu. Evet gene o kocaman, dev bina büyüklüğünde reklamlar vardı. Fakat hayret, gözlerime inanamayıp bir daha baktım. Bir ulu binanın tüm yüzünü kaplamış dev levhada, Türkçe olarak (!) Nefis Rize Çayı. İşte Hakiki Çay yazıyor. Yazının yanında lâle biçimli, ince belli, cam bardakta tavşan kanı bir çay resmediliyordu. Sadece en dipte küçücük harflerle İngilizce olarak Drink Real Tea eklenmişti. Caddede sağıma soluma bakınarak biraz daha ilerledim. Dükkânların isimleri dikkatimi çekti. Rahat Shoes, Dilber Giyim Fashions, Sultan Ahmet Leather, World Gezim gibi yarısı Türkçe yarısı İngilizce isimler çoğunluktaydı. Bir de Türkçe Merkez lâfı, iyiden iyiye ingilizce Center sözcüğünün yerini almış görünüyordu. Büyük, görkemli bir binanın üzerinde yanıp sönen ışıklarla Türkçe olarak Alışveriş Merkezi yazılıydı. Car Merkezi, Flower Merkezi, Furniture Merkezi, Hair Merkezi,… merkezi de merkezi… Amerika’da her yanı bir merkez lafıdır kaplamış gidiyordu. Az ötede bir gazete dergi bayiine rastladım. Amerikan basın hayatında acaba nasıl değişmeler olmuş diye bir göz attım. Hatırladığım Amerikan dergileri yerine yepyenileri çıkmıştı. Kağıtları daha parlak, renkleri daha canlı idiler, ama garip, galiba hepsi Türk dergileri idiler, çünkü adları Güncel, Hareket, Vurgu, Hanım kız, Görüntü gibi Türkçe adlardı. Birkaç tanesini karıştırdım. Yoo, bunlar Amerikan, İngiliz dergileri idi. Ancak içlerinde kullanılan dil çok tuhaftı. Mesela, İngilizce güzelim Media lâfı dururken pek sık Basın-Yayın sözü geçiyordu. Bir de Türkçe Seçenek lâfına anlamlı anlamsız ne çok rastlanıyordu öyle. Pek açık seçik, keskin bir sözcük olmamakla beraber, İngilizce Alternative’t ne olmuş sanki. Anlaşılan Amerika’da Türkçe sözcükler kullanmak moda olmuş diye düşündüm. Acaba niye? Yoksa kullananlara Anglo-Sakson oldukları için bir aşağılık duygusu mu gelmişti? Nasıl olur? Daha yüzyıl önce büyük bir devlet olan Amerika’ya, onun da kökeninde olan eski İmparatorluk İngiltere’sine nasıl aşağılık duygusu gelirdi. Belli ki bu Türkçe sözcüklerle bazı yazarlar kendilerine bir üstünlük havası vermeye çalışıyor, bazıları da pek iyi kavramadıkları konularda halklarının anlamadığı yabancı Türkçe sözcüklerin arkasına saklanıyorlardı. Böyle düşüncelerle dolaşıp dururken yorulmuşum.

Üstünde Jimmy’s Kahvehanesi yazılı, şemsiyeli masaları sokağa taşınmış sakin bir yer gördüm, gidip bir masaya oturdum. Gelen görevli Türk olduğumu öğrenince arsız arsız sırıttı, bir iki kelime Türkçe bildiğini gösterme çabasına girişti. Kola yokmuş, ithal malı soğuk bir Susurluk marka ayran getirdi. Ayranımı içip dinlenirken yandaki masalar dolmağa başladı. Pek yer kalmamıştı. Tam o sırada genççe, iyi giyinmiş, efendi görünüşlü, belli ki onurunu yitirmemiş biri masama yanaştı. “Afedersiniz yer kalmamış buraya oturabilir miyim?” dedi. “Hay hay, buyurun” dedim. Oturdu. Kahvesi gelirken havadan sudan konuşmaya başladık. İrlanda asıllıymış. Anası babası kendisi okul çağındayken Amerika’ya göç etmişler, okuyup doktor olmuş. Bilimden, tıptan, sonrada edebiyattan epey sohbet ettik. En sevdiği yazar 1970′lerde güzel sahne oyunları yazmış olan İrlandalı Brian FrieVmış. Onun Tercümeler adlı bir oyunundan bahsetti. İngilizlerin İrlanda’yı işgal ettiği zaman yaptıklarını temsil ediyormuş. Özellikle İrlandalıların kendi köklü, İngilizce’den çok daha eski, zengin dilleri Gaelik’i yok edip yerine İngilizce’yi koymakla İngilizlerin nasıl İrlanda’yı sonsuza dek boyundurukları altında tutmak istediklerini anlatıyormuş. O ara lâfa karıştım. “Özür dilerim ama bir şey soracağım. Buraların yabancısıyım; gelince dikkatimi çekti. Dükkân levhaları, dergi adları falan hep Türkçe olmuş; Amerikan dilinde birçok Türkçe sözcük kullanılıyor. Kırk yıl önce gene gelmiştim. O zaman hiç böyle bir şey yoktu bu nasıl oldu? Amerika’ya ne olmuş böyle?” dedim. Biraz durdu, yüzünü hüzünlü bir ifade kapladı. “Ah sorma” dedi. “İrlanda’nın 150 yıl önce başına gelen şimdi de Amerika’nın başına gelmeye başladı. Şu farkla ki, bu sefer Türkler (Türk olduğumu fark etmemişti anlaşılan) aynı işi yaptırıyor. Biliyorsunuz 21. yüzyılın başlarında Bağımsız Türk Devletleri Topluluğu dünyada büyük bir iktisadi güç oluşturdular. Kendi zengin hammadde ve neft yağı kaynaklarına sahip çıktılar. Yetiştirdikleri çalışkan ve atılgan gençlik kendi dil, tarih ve derin Asya kültürüne sarılıp ondan aldıkları manevi güçle bilim ve teknikte de çok ileri gittiler. Çeşitli Asya, Orta-Doğu ve Güney Amerika ülkeleri ile sıkı sınaî, ticarî ilişkiler, yeni gümrük birlikleri kurdular. Onlar zenginleştikçe Avrupa ve Amerika gerilemeye devam etti. Biliyorsunuz, zaten 20′inci yüzyılın sonlarına doğru bu batı ülkeleri iyice bunalıma girmişti. Toplum hayatı, aile ve iş ahlâkları, insan ilişkileri kalmamıştı. Zaten hep başkalarının hammadde kaynaklan ve tüketim pazarlanyla ayakta duruyordu. “Evet” dedim, “eğitim düzenleri ve gençlikleri de bozulmuştu.” Devam etti: “Türk elleri zenginleştikçe, haysiyetlerine sahip çıktıkça dünyadaki itibarları arttı. Her ülkede bol bol Türk TV dizileri, Türk filimleri seyredilmeye, her yanda avaz avaz Türk müziği duyulmaya başlandı. Türkler batıdan öğrencilere burs vermeye, kendi evrenkentlerinde okutmaya başladılar. Bunu yaparken öğrencilerin Türkçe öğrenmesini şart koşuyorlardı”.. “Evet” dedim. “Daha önce Japonlar da böyle yapmıştı”. Yeni İrlandalı dostum (adı Collin’miş) önündeki Türk kahvesinden bir yudum içti. Bir süre sustuk. “Buraya kadar iyi” dedi, “bundan sonrası acıklı. İrlanda’nın başına gelen bu sefer Amerika’nın başına gelmeye başladı”… “Nasıl olur?” dedim, “Türkler Amerika’yı işgal etmedi ki”… “Aa!” dedi, “işte onun için daha da tehlikelisi oldu.”… Merakla yüzüne baktım. Görevliden bir su istedikten sonra anlatmaya devam etti:

“Türkler önce Amerika’da azınlık için bütün derslerin Türkçe olarak öğretildiği Türkçe okulları açtılar fakat az sonra Amerikalı veliler de çocuklarını bu okullara göndermeye özendiler. Bu pahalı Türk okullarına gidenler, adeta ayrı bir kültüre sahip, kendilerini imtiyazlı gören bir sınıf oluşturdular. O ara dünyada Japonca, Çince, Türkçe gibi dillerin önemi gittikçe artmaktaydı. Alışılagelmiş Amerikan okullarında (lise olsun, evrenkent olsun) eğitim dili İngilizce olmaya devam ediyordu ama, bu yeni önemli yabancı diller de ayrıca yabancı dil derslerinde, özel yaz kurslarında pek âlâ yeterince öğretilebiliyordu. O günlerde eğitim düzeni başarılı olmaya başlamıştı. Gene de yabancı Türk okullarına rağbet artıyor, özenti körükleniyordu. Derken, tam kırk yıl önce en iyi bir özel Amerikan okuluna, mâli durumu tam bozulmuşken, aniden 10-15 Türk, Kazak, Kırgız öğretmen geldi. Okulun o mâli sıkıntısı arasında nasıl döviz bulduğunu bir iki kişiden başka kimse merak etmedi. Ertesi yıl okulun eğitim dili (tüm dersler)Türkçe’ye değiştirildi. O zaman için bu çok çarpıcı bir olaydı.İlk kez bir milli Amerikan okulu bir yabancı Türk Misyoner okuluna benzetiliyordu…” Burada Collin’in sözünü kestim: “Ne olacak? Amerikan çocukları böylece Türkçe’yi daha iyi öğrenmiş olur.” Collin öfkelendi: “Öyle şey olur mu? Yabancı dil öğretmenin böyle bir yöntemi yoktur. Çocuk aynı anda zaten zor olan fiziği mi öğrensin, Türkçe’yi mi? İkisini de öğrenemez; sadece ezberci olur. Kendi dilinde düşünemeyen, her an dolaylı da olsa kendi dil ve kültürünün değersiz olduğu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik, haysiyet duyguları nasıl gelişebilir?”.. “Doğru diyorsunuz” dedim, “zaten birkaç sömürge hariç böyle bir eğitim düzeni ya da yabancı dil öğretme yöntemi hiçbir aklı başında ülkede yoktur. Ama, öyle birkaç acayip okuldan ne çıkar? Daha pek çok olağan Amerikan okulları var ya?” Collin, “ne kadar anlayışsız bu adam “, der gibi bir havaya büründü. Bir nefes alıp açıklamaya çalıştı. Anlaşılan bu konu İrlandalı geçmişiyle de bağlantılı olarak onu derinden tedirgin ediyordu: “İş o kadarla kalmadı” dedi, “Amerikan Eğitim Bakanlığı birkaç yıl içinde sessiz sedasız, eğitim dili Türkçe olan yüzlerce okul açtı, arkasından bir kaç da böyle evrenkent. Türkler bu ayrıcalıklı evrenkentlere özellikle yardımlar yaptılar. Sonunda gerçek Amerikan okulları ikinci sınıf durumuna düştüler; bu sefer onlar da, bizim eğitim dilimiz de Türkçe olsun demeğe başladılar. İşin kötüsübu haince “kültürel soykırım” oyunu Amerika’ya oynanırken kimseden ses çıkmıyor, herkes Amerika’da baş gösteren iç karışıklıklardan, kısa vadeli maddi çıkarlardan başka bir şey düşünemiyordu.” “Tabii” dedim, “bu yabancı eğitim hastalığı hızla arttıkça Amerika’daki bilim, teknik, edebiyat seviyesi çok düşmüştür. En kötüsü de, kendine ve kendi toplumuna güveni olmayan, her şeyi Türklere yalvarmaktan bekleyen, temel soruları sormasını, çözüm getirmesini bilmeyen nesillerin yetiştirilmesi olmuştur. Değil mi?” Collin, hüznü artarak (belli ki ülkesine bağlı, yanılmamışım onurlu bir insandı) “evet” dedi, “sonuç olarak Amerika’nın yaratıcılığı, üreticiliği, tabii sonra da dünyadaki itibarı kalmadı. Yabancı, Türkçe eğitim dili okullardan yetişenler genellikle ya ezimcilik rehberi, ya Türk şirketlerine acenta oldular. Ufak tefek iş yerleri açanlar da başlıca marifetleri yüzeysel bir Türkçe bilmekten ibaret olduğu için, o marifetlerini gösterme iştiyakıyla, iş yerlerine yan Türkçe levhalar astılar.” “Yazık” dedim, “Amerika bilime, tekniğe, tıbba büyük katkıları bulunmuş bir ülkeydi. Bu hallere mi düşeçekti?” Verdiği izahat için kendisine teşekkür ettim. Sonra da biraz olsun maneviyatını tazelemek için “üzülmeyin” dedim, “sizin gibi bilinçli, ülkesinin, insanlarının geleceğini, haysiyetini düşünen fertleri oldukça, bir toplum yeniden yeşerir. Yılmayın, doğru bildiğiniz yolda devam edin.” Bana insancıl gözlerle baktı.

Vakit epey gecikmişti. Kalktım, el sıkışıp ayrıldık. Dışarı çıktığımda sokaklar işlerinden çıkanlarla iyice dolmuştu. Caddeler, kavşaklar beş dakikada ancak bir iki metre ilerleyebilen arabalar, simsiyah dumanlar çıkaran kırık dökük otobüslerle tıkanmıştı. Tozdan, dumandan göz gözü görmüyordu. Boğulacak gibi oluyor, pis havadan nefes alamıyordum. Hatırladığım eski Nev-York’ta kalabalık olur, ama bu derece düzensizlik olmazdı. Aklıma yeraltı treni geldi. Bu durumda ancak onunla bir yere gidebilirdim. Yedinci cadde ile otuz dördüncü sokaktaki girişi aradım. Yoktu. Eskiden olduğu köşeye yeni bir araba parkı daha yapılmıştı. Köşede arabaların arkasında karşıya geçme fırsatı bekleyen bir genci gördüm. Bir evrenkent öğrencisine benziyordu. Kızgın bir hâli vardı. Yanaşıp yeraltı trenini sordum. “Ne treni be!” dedi, “onlar tam kırk yıl önce sökülmüş, haberiniz yok mu?” “Buralarda yoktum” diye mırıldandım “yeraltından rahatlıkla gelinir gidilirdi. Niye sökmüşler ki?” “Ne olacak” dedi, “şu Türklerin danışmanları: Trenin modası geçti. Araba demokrasidir, deyip söktürmüşler. Tabii kendi arabaları burada daha çok satılsın diye! Şimdi işte gördüğünüz gibi arabası olan da perişan, olmayan da.” Ve yanımdan bir hışımla uzaklaştı. Gördüklerim, işittiklerim beni iyiden iyiye şaşırtmış, bir hayli de üzmüştü. Kendi kendime “Allah Allah” dedim, “bizim millet böyle fena değildi. Tarihi boyunca gittiği yerlerde insanlık öğretmiş, kimsenin diline, dinine, kültürüne dokunmamış, hep birbirinin gırtlağında olan değişik kavimler arasında bile barışı sağlamıştı. Acaba ne oldu? Törelerinde hangi etkilerle böyle köklü değişiklikler meydana geldi?” diye düşünürken, çırpınarak, teriçinde uyandım:

-”Aa, iyi ki rüyaymış!”

Kavak mısın Kabak mısın?

Pazar, Nisan 6th, 2008

Eski Öss deneme sınavlarına göz atarken paragraf sorularından bu paragraf çok hoşuma gitti.

Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Güneşin ve yağmurun etkisiyle neredeyse kavakla aynı boya gelmiş. Kabak bir gün dayanamayıp senin yıllarca uğraşarak ulaştığın noktaya ben iki ayda geldim, demiş kavağa. Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarlarıyla kabak önce üşümeye, sonra yapraklarını dökmeye, aşağı doğru inmeye başlamış. Endişeyle kavağa sormuş: “Neler oluyor bana?” diye. Kavak: “Ölüyorsun.” diye yanıt vermiş. Kabak: “Niçin?” diye sormuş. Kavak ise şu cevabı vermiş: “Benim on yılda geldiğim yere iki ayda gelmeye çalıştığın için.”

Kabak değil kavak olmanız dileğiyle =)

Beynimizi Kimler ve Nasıl Yönetiyorlar / Küresel güçlerin psikolojik savaş yöntemleri

Pazartesi, Mart 31st, 2008

DR. Tahir Tamer Kumkale’nin Beynimizi Kimler ve Nasıl Yönetiyorlar / Küresel güçlerin psikolojik savaş yöntemleri isimli kitabını okudum ve bitirdim.

Kitabın içerisinde birçok buraya yazılmaya değer inci vardır ama bunlar benim kitabın yarısından sonra altını çizdiklerim ve benim en çok dikkatimi çeken yerleridir.

Kitapta Atatürk’ün sözleride mevcuttur fakat onların hepsini koymuyorum. Yazarın görüşlerini ağırlıklı koyuyorum. Yanlış anlaşılmasın..

Kıbrıs’ta Türk toplumu, kendilerini Rumlara bağlayacak ve topraklarını kendi elleriyle teslim ettirecek Annan Planı referandumuna çoğunlukla “Evet” diyebiliyor. Daha dün “ya taksim ya ölüm” sloganları ile meydanları dolduran insanlarımız, bu toptan satış karşısında tamamen tepkisiz kalabiliyor. / sayfa 148

Dünyayı paylaşan küresel mimarlar, artık milletlerin oluşturduğu üniter devletleri istememektedir. Onlar, her türlü kültürel değerlerini lüks tüketime endekslemiş, içi boş dünya vatandaşları istemektedir. Bu yüzden halkların beyinlerini satın alarak, ülkeler teker teker ele geçirilmeye başlanmıştır. /sayfa 167

Atatürk diyorki;

“Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen, bütün iş ve hareketlerimizle gösterelim; bilelimki milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır.” /sayfa 171


Eskiden Boğaz Köprüsü’nde naklen atlama seansları izlerdik. Bunlar kaldırıldı, artık kimse köprüden atlamıyor. /sayfa 226

NATO müttefikimiz Fransa başta olmak üzere pek çok ülkenin parlamentolarından konuya ilişkin olarak, “Fransa; 1915′te Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu tarafından saykırıma uğradığını kabul eder” şeklinde yasalar çıkarılmıştır. Ermeni soykırımı meselesini en fazla işleyen ve Ermenilere en fazla destek veren ülke ne yazık ki NATO Müttefiklerimiz Fransa’dır. Bu ülkeyi stratejik ortak olduğumuzu iddia ettiğimiz ABD takip etmektedir. /sayfa 262-263

Sokaklarda Türk devletine isyan bayrakları açarak küfreden, araç ve gereçlerini yakıp yıkan PKK sempatizanları kol gezerken ve bunlara herhangi bir işlem yapılamazken, ömrünün elli yılını üniforma altında geçiren bir komutanın emrinde çalışan kişilerle ilgili duygularını açıklamasını “Çete oluşturmak” olarak nitelendirebilen yargı mensuplarının bulunması, yargı erkini derinden yaralamıştır. /sayfa 321

1991 yılında bütün dünya ABD önderliğindeki müttefik güçlerin Irak’a saldırılarını CNN televizyonunun canlı yayınlarıyla sinema filmi izler gibi izledi. Bağdat başta olmak üzere Irak şehirlerinin bombalanması başarıyla kurgulanmış muhteşem görüntülerle atari oyunu misali defalarca yayınlanarak beyinlere kazınmıştır. İnsanların tepesine ölüm yapdıran bombalar sanki bir çeşit havai fişek gösterisi şeklinde tasvir edilmekteydi. /sayfa 325

Bush - Tayyip fıkrası

Çarşamba, Mart 19th, 2008

Fıkranın sizin için cıvığı çıkmış olabilir ama ben elimden geldiğince Türkçeleştirerek ve anlatılmak isteneni bozmadan ufacık değişiklikler yaparak yazıyorum.

Tayyip ile Bush bir buluşmalarında birbirlerine hava atarlar.

Bush Tayyip‘e

“Bizde öyle bir uygulayımbilim var ki, ölüyü bile diriltiriz” der.

Tayyip altta kalmaz ve o da;

- “Bizdeki uygulayımbilim çok farklı, siyasal topluluğumuzun bütün elemanları 100 metreyi, saniyede koşabiliyor” der.

Türkiye’ ye döndüğünde Tayyip‘i bir düşünce alır. Danışmanların aralarında geçen muhabbeti anlatır.

“Haftaya Bush geliyor, palavramız ortaya çıkarsa ne yaparız?” diye sorar.

Danışmanlardan biri hemen yanıtlar:

“Onlara ölüyü nasıl dirilttiğini sordunuz mu?”

“Hayır sormadık.”

-O halde korkulacak bir şey yok başkanım, alın ABD başkanı Bush‘u Anıtkabir’e götürün. Ondan Atatürk‘ü diriltmesini isteyin. Diriltemezse o rezil olur. Yok eğer diriltirse, siz zaten 100 metreyi 3 saniyede koşarsınız!…

 

Efsanevi Yazılar

Salı, Mart 4th, 2008

Efsanevi Yazılar diye çok güzel bir e-kitap hazırlanmış. Her yazısını tek tek okudum ve içerisinde geçtekten çok derin içerikli kısa kısa hikayeler mevcut. Bu hikayeler ve yazılar gerçekten hayat dersi veren türden. 2 tanede komik yazı da var beğenip buraya koyduklarımın içerisinde.
Bunlar benim çok beğendiklerim. Tabikide bu belgenin içerisinde bu yazılar gibi 100 lerce güzel var ama hepsini yayınlamak… Önce “word” halinde tam şekliyle indirmek isteyenler tıklasın.


KİM ZENGİN?


Günlerden bir gün çok zengin bir baba ailesi ve oğlunu köye götürmüş. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin yanında iki gece geçirirler.Yolculuk dönüşü baba oğluna sorar:
- “İnsanların ne kadar fakir bir hayat sürdüklerini gördün mü?”
- “Evet baba”
- “Ne öğrendin peki?”
Oğlu acı bir tebessümle gülümseyerek cevap verir:
- “Şunu gördüm : Bizim evde bir köpeğimiz var , onlarınsa dört tane. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lâmbalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün ufku görüyorlar.”
Oğlan sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek hiç bir şey bulamaz ve oğlan ekler:
- “Teşekkürler baba ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için…”

SAVAŞIN EN KANLI GÜNLERİNDEN BİRİ

Savasın en kanlı günlerinden biri.. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanin başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:
- “Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..” Delirdin mi ? der gibi baktı teğmen…
- “Gitmeye değer mi?. Arkadasın delik deşik olmuş… Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakin..”
Asker ısrar etti ve teğmen;
- “Peki Git o zaman..”
İnanılması güç bir mucize.. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü.. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
- “Sana değmez, hayatini tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bu zaten ölmüş.. “
- “Değdi teğmenim.” dedi asker..
- “Nasıl Değdi?” dedi Teğmen.. “Bu adam ölmüş görmüyor musun?.. “
- “Gene de Değdi komutanım.. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı.. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için..”
Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
- “ … Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı… Geleceğini biliyordum!.. “

EGER SİZDE;

Allah`a inanarak, emirlerine uyabilecek kadar İMAN,
Hayatin güçlüklerine katlanabilecek kadar İNANÇ,
Geleceğin daha iyi olacağına inanacak kadar ÜMİT,
Doğru bildikleri için mücadele edebilecek kadar CESARET,
Topluma,ailene faydalı olabilecek kadar SAGLIK,
ihtiyaçlarına yetebilecek, zekatını verecek kadar PARA,
Başkalarının daima iyi yönlerini görebilecek kadar GÖZ,
Çevrenizdeki insanlara yardim eli uzatabilecek kadar CÖMERTLİK,
insanlardan karşılık beklemeden yapılabilen İYİLİK,
Yasam zorluklarına karsı hayati, insanları SEVMEK,
Yastık kadar yumuşak, rahat bir VİCDAN,
Dilini, gözünü, kalbini, keseni haramdan saklayabilecek iRADE,
Gördüklerinin, duyduklarının düzelmesini bekleyecek kadar SABIR,
Günahlarını, noksanlarını itiraf edebilecek kadar FAZİLET,
varsa, SİZ ÇOK MUTLUSUNUZ…

EN İYİSİ


Dağ tepesinde bir çam olamazsan
Vadide bir çalı ol; fakat
Dere kenarındaki en büyük çalı sen olmalısın;
Ağaç olamazsan çalı ol.
Çalı olamazsan bir ot parçası ol.
Bir yola neşe ver;
Bir mis çiçeği olamazsan bir saz ol,
Fakat gölün içindeki en canlı saz sen olmalısın.
Hepimiz kaptan olamayız, tayfa olmaya
mecburuz,
Burada hepimiz için bir şeyler var.
Yapacak büyük işler var, küçük işler var.
Yapacağımız iş, bize yakın olan iştir.
Cadde olamazsan patika ol,
Güneş olamazsan yıldız ol.
Kazanmak veyahut kaybetmek ölçü ile değildir.
Sen her neysen onun en iyisi olmalısın.

HASAN SEN MİSİN ?

Adamın biri sinemaya gider. Tam sinemada film başlarken önüne saçını kazıtmış biri oturur ve sinemanın ışıkları bu saçını kazıtmış adamın kafasına vurur… Arkasındaki adam bir türlü filmi izleyemez. Adam içinden “şunun ensesine bi tane yapıştırayım” der sonra “Oğlum adam iri yarı… Ellese bile beni parçalar” deyip vazgeçerken yanına Temel oturur.. Adam Temel’e dönüp;
- “Şu kafasını kazıtmış adamın ensesine bi tane vursana 5 milyon verecem” der. Temel de dayanamaz adamın ensesine bi tane yapıştırır ve devam eder;
- “Ulan Hasan sen burada mıydın” der.
Adam dönüp;
- “Ne Hasanı kardeşim” der.
Temel de;
- “Pardon kardeşim karıştırdım” der ve adam önüne dönünce 5 milyonunu alır.
Adam dayanamaz ve Temel’e dönüp;
- “Kardeş bir tane daha yapıştır sana 10 milyon vereceğim” der. Temel bir tane daha adamın ensesine vurur ve ilave eder;
- “Hasan sensin be yeme beni”
Adam dönüp;
- “Hasan değilim kardeşim be ” deyip ön koltuklardan birine oturur.
Temel’in yanındaki adam artık filmi bırakıp bu kafasını kazıtan adamı aramaya başlar ve bulur hemen Temel’e dönüp;
- “Bak kardeşim işte oraya oturmuş. Git ensesine bir tane daha vur sana cebimdeki tüm parayı vereceğim” der.
Temel hemen kafasını kazıtmış adamın arkasına geçip ensesine bir tane yapıştırıp
- “Ulan Hasan burada mıydın, ben de yarım saattir arkadaki adamı sen sanıp ensesine vuruyorum” der…

AMAN BU OYUN HİÇ BİTMESİN

Berber, sokakta oynayan çocuklardan birini çağırdı ve o gelince cebinden biri beş milyonluk, öteki beşyüzbinlik iki banknot çıkardı, çocuğa uzattı:
Berber, saçlarını kestiği iş adamının kulağına eğilerek yavaş bir sesle, çocuğun aptallığını izlemesini söyledi.
Sonrada çocuğa döndü;
- “Bu iki paradan hangisini istiyorsan alabilirisin, Ali” dedi.
Çocuk, her iki banknota da dalgın dalgın baktıktan sonra beşyüzbinlik banknotu bir çırpıda kaptı ve hızla dükkandan fırladı, arkadaşlarının yanına koştu.
Berber, müşterisi iş adamına döndü:
- “Daha önce de söylemiştim bu çocuğun ne kadar aptal olduğunu. İşte şimdi de gözlerinizle gördünüz onun aptallığını.”
Saçının kesilmesi bittikten sonra iş adamı berber dükkanından çıktı ve biraz ileride arkadaşlarıyla oynamakta olan Ali’nin yanına gitti.
Ve ona, neden beş milyonluk banknotu değil de, beşyüzbinlik banknotu aldığını sordu.
Çocuk, hiç de aptalca olmayan bir ifadeyle iş adamının yüzüne baktı ve hafifçe gülümsedi:
- “Bu oyunu bende çok seviyorum. Beş milyonluğu alırsam, oyun biter.”





Tüm hakları saklıdır. İçeriğin büyük kısmı özgün içeriktir. Genelde kopyala-yapıştır içerikli siteler, sitelerinden izinsiz alıntı yapılmasından rahatsız olmaz. Alıntı yaptığım yerlerde kaynağı belirtmek sorumluluğumdur. Lütfen sizde bu sorumluluğa uyunuz. Volki'nin Köşesi 17 sorgu, 0.554 sn gibi bir kısa sürede oluşturuldu :).